Ölçeğimizi Kaybetmek

Bir şeyi nasıl gördüğümüz, ona hangi ölçekten baktığımıza bağlıdır. Kıyı şeridi paradoksu diye bir düşünce vardır. Bir kıyıyı 10 m’lik dilimler ile ölçtüğünüzde, büyük girinti ve çıkıntıları takip eder ve belirli bir uzunluğa ulaşırsınız. Dilimlerin uzunluğunu küçülttüğünüzde (örneğin 1 m) daha önce atladığınız koyları, kayalıkları ve kıvrımları da ölçmeye başlarsınız. Cetvel daha da küçüldükçe bu defa taşların, çatlakların ve pürüzlerin etrafından dolaşırsınız. Sonuçta aynı kıyının uzunluğu, kullandığınız ölçeğe göre sürekli değişir.Bir şeyi nasıl gördüğümüz, ona hangi ölçekten baktığımıza bağlıdır. Kıyı şeridi paradoksu diye bir düşünce vardır. Bir kıyıyı 10 m’lik dilimler ile ölçtüğünüzde, büyük girinti ve çıkıntıları takip eder ve belirli bir uzunluğa ulaşırsınız. Dilimlerin uzunluğunu küçülttüğünüzde (örneğin 1 m) daha önce atladığınız koyları, kayalıkları ve kıvrımları da ölçmeye başlarsınız. Cetvel daha da küçüldükçe bu defa taşların, çatlakların ve pürüzlerin etrafından dolaşırsınız. Sonuçta aynı kıyının uzunluğu, kullandığınız ölçeğe göre sürekli değişir.

Cetvel küçüldükçe kıyı değişmez aslında; bizim kıyıya ilişkin çözünürlüğümüz artar. Fakat çözünürlüğün artması, anlamın da aynı oranda arttığı anlamına gelmez. Bir noktadan sonra ülkenin kıyısını değil, kayaların üzerindeki mikro düzensizlikleri ölçmeye başlarız.

Bu ölçeklendirme bakışı aslında hayatımızın her alanında var. Yıllar önce, “bizim köye gazete bir hafta sonra gelir” denilirdi. Gündemi bir hafta geriden takip edebilmek… Kulağa ne kadar ilginç geliyor değil mi? Ya da daha öncesine bakalım, mektup yazarak haberleşmek ve hatta güvercinle haber göndermek… ne kadar uzak ve anlaşılmaz görünüyor değil mi? Günümüzde artık dünyanın öbür ucundaki, hatta uzaydaki gelişmeleri bile anında, saniyesinde haber alabiliyoruz. Gönderdiğimiz mesaja beş dakika geç dönülse hemen kötü düşüncelere dalıyoruz.

Peki, kendi hayatımızın ölçeğini gerçekten bu kadar küçültmeye ihtiyacımız var mı? Her bildirime, bizi tetikte tutacak kadar anlam yüklememiz kabul edilebilir mi? Bu kadar gürültüyü, yoğun sinyali dikkate almaya gerek var mı?

Cetvel küçüldükçe daha çok şey görüyoruz. Ama bazen gördüğümüz şey, kıyının kendisinden çok kıyının gürültüsü oluyor.

Burada öncelikle “Gürültü” kavramını biraz açmak istiyorum

“Gürültü” Türkçe bir kelime ve çözümlenmesi şu şekilde:

gür → gürül → gürültü

Gür” burada esasen ses yansımalı bir kök: gök gürlemesi, suyun gürül gürül akması, bir şeyin güçlü biçimde ses çıkarması gibi. Günümüzde ise TDK’nin tanımı kabaca
“aralarında uyum bulunmayan düzensiz seslerin bütünü”.

Yani güncel tanımın merkezinde yalnızca şiddet yok; uyumsuzluk ve düzensizlik de var.

Bu yüzden:

çok yüksek bir ses , mutlaka gürültü demek değildir.

çok yüksek bir ses ≠ mutlaka gürültü

Bugünkü anlamımızla, bir şeyin gürültü olabilmesi için, düzensiz ve seni rahatsız edici olması gerekir. Bu çok düşük bir tık… tık…… tık… tık…… da olabilir, bir kalabalığın bağırış çağırışı da olabilir.

Yani temel olarak, bizi rahatsız edecek seviyedeki seslerin bütünü.

Fakat bu tanımı sadece ses için kullanmıyoruz. Belirli bir dalgada, bozukluğa sebebiyet veren her şeyi gürültü olarak adlandırıyoruz.

Bir TV sinyalindeki bozukluk ve düzensizlik de gürültü, bir telsizdeki bozulma ya da farklı sesler de gürültü.

Peki bu cetvel ile kıyıyı ölçmekteki gürültü, bize neyi ifade ediyor:

Cetveli Küçülttükçe

Bugün kültürümüzü de çok küçük bir cetvelle ölçüyor ve aynı küçük cetvelle yeniden şekillendiriyoruz. Dakikalık gündemler, saniyelik tepkiler, anlık beğeniler, izlenme sayıları, hızla yükselip kaybolan kelimeler… Bunların her biri, tek başına kültürün tamamı olmadığı hâlde, kültürü tarif eden temel veri gibi önümüze geliyor.

Daha da önemlisi, yalnızca ölçmüyoruz; bu mikro hareketlenmeye göre davranıyoruz. Bir düşünce anında savunuluyor ya da yeterince anlaşılmadan reddediliyor. Bir olay toplumun içinde tortulanmadan, başka bir olay gelip onu yeniden karıştırıyor. Kültürün kendisini kurmasına, bir deneyimin hafızaya dönüşmesine, bir fikrin kök salmasına zaman kalmıyor. Artık daha çok şey görüyoruz. Ama bazen gördüğümüz şey, olayın kendisinden çok gürültüsü oluyor.Daha da önemlisi, yalnızca ölçmüyoruz; bu mikro hareketlenmeye göre davranıyoruz. Bir düşünce anında savunuluyor ya da yeterince anlaşılmadan reddediliyor. Bir olay toplumun içinde tortulanmadan, başka bir olay gelip onu yeniden karıştırıyor. Kültürün kendisini kurmasına, bir deneyimin hafızaya dönüşmesine, bir fikrin kök salmasına zaman kalmıyor. Artık daha çok şey görüyoruz. Ama bazen gördüğümüz şey, olayın kendisinden çok gürültüsü oluyor.

Volatiliteyi Trend Sanmak

Finansta sık kullanılan iki kavram var: “volatilite” ve “trend”. Volatilite, hareketin ne kadar dalgalandığını; trend ise yeterince uzun bir zaman aralığında yönün nereye gittiğini anlatır.

Bir varlık gün içinde defalarca yükselip düşebilir ama yıllar içinde aynı yerde kalabilir. Ya da günler boyunca sakin görünüp uzun vadede belirgin biçimde yön değiştirebilir. Çok hareket olması, mutlaka bir yere gidildiği anlamına gelmez. Az hareket olması da hiçbir şey değişmediğini göstermez.

Hayatın içinde bu ikisini sık sık karıştırıyoruz. Ruh hâlimizin günlük oynaklığını hayatımızın yönü sanıyoruz. Bir haftalık üretkenliği kalıcı dönüşüm, birkaç günlük dağınıklığı büyük bir gerileme olarak okuyoruz. Bir sosyal medya tartışmasını toplumun bütünü, kısa süreli bir modayı kültürün yeni şekli, bir piyasa hareketini ekonominin tamamı sanabiliyoruz.

Oysa yakından, gördüğümüz hareket gerçek olsa bile, yönü göstermeyebilir. Uzakta gördüğümüz yön de gerçek olsa bile, bugünün kırılmasını saklayabilir. Mesele birini seçip diğerini yok saymak değil; hangi soruya hangi ölçekten bakacağımızı bilmektir.

Bir şeyi, onun doğal zaman ölçeğinden daha küçük bir ölçekte izlersen gürültüye yakalanırsın; çok daha büyük bir ölçekte izlersen değişimi kaçırırsın.

Bir grafiğe günlük değerler üzerinden baktığımızda, çizgi sürekli aşağı ve yukarı gider. Her hareket serttir. Zaman aralığını kısaltıp, dakika ve hatta saniye olarak baktığımızda ise grafiğin çok daha sert bir şekilde aşağı yukarı hareket ettiğini görürüz. Her tepe yeni bir rekor, her çukur yaklaşan bir felaket gibi görünür. Aynı grafiği birkaç yıl geriden açtığımızda ise, o büyük sandığımız hareketlerin çoğu, çizginin üzerindeki küçük titreşimlere dönüşür.

İkisi de yalan değildir. Saniyelik grafik de gerçektir, yıllık grafik de. Fakat ikisi farklı sorulara cevap verir.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, kendi hayatımızdaki anlık oluşan her değişimi, bildirimi bu kadar dikkate almamıza gerek var mı?

Bir ilişkinin bugün nasıl hissettirdiğini anlamak için bugüne bakmak gerekir. Fakat o ilişkinin hayatımızdaki yönünü anlamak için bir akşam yetmez. Bir işte o gün yorulmuş olabiliriz; ama mesleğimizin bizi nereye taşıdığını tek bir günün yorgunluğu söylemez. Toplumda yaşanan bir olay gerçekten önemli olabilir; fakat bir günlük tartışmayı tarihin yönü sanmak başka bir şeydir.

Kendi baktığımız pencereyi gerçekliğin tamamı sanmaya başladığımız yerde asıl sorun çıkıyor.

Bir kötü günü kötü bir hayat, bir haftalık isteksizliği karakter, bir tartışmayı ilişkinin bütünü, bir yorumu kendi değerimiz, kısa bir yükselişi kalıcı başarı olarak okuyabiliyoruz. Çünkü artık zihnimiz de saniyelik grafiğin ritmine göre çalışmaya zorlanıyor.

Dünya belki her dönemde hareketliydi. Savaşlar, göçler, devrimler, salgınlar, ekonomik yıkımlar geçmişte de vardı. Fakat bugün, dünyanın her yerindeki sayısız küçük hareket aynı anda görünür hâlde.

Belki ilk kez değişimin kendisinden çok, değişimin kesintisiz görüntüsüyle yaşıyoruz.

Eskiden duymadığımız binlerce kıpırtının tamamı şimdi sinir sistemimize ulaşıyor. Dünya mı daha oynak, yoksa gözümüzün örnekleme sıklığı mı arttı? Sanırım ikisi de.

Fakat ikinci kısmın üzerimizdeki etkisini yeterince konuşmuyoruz.

Dünya mı Hızlandı, Gözümüz mü?

İnsanlık daha önce de büyük zaman kırılmaları yaşadı. Matbaa, fikirlerin dolaşımını değiştirdi. Demiryolu mesafelere başka bir anlam kazandırdı. Telgraf, bilginin ilk kez insanın kendisinden daha hızlı yolculuk etmesini sağladı. Sanayi Devrimi ise saati yalnızca zamanı gösteren bir araç olmaktan çıkarıp gündelik hayatın yöneticilerinden biri hâline getirdi. İş, giderek yapılan görevin ritminden çok saatlerin düzenine bağlandı.

Bu elbette insanın zamanla kurduğu ilişkiyi değiştirdi. Fakat bugün yaşadığımız kırılmada başka bir şey daha var. Artık yalnızca haberin ulaşma süresi kısalmıyor; olayın algılanması, ona tepki verilmesi, bu tepkinin yayılması ve yayılan tepkiye yeniden tepki verilmesi arasındaki döngü de kısalıyor.

Bir olay oluyor. İnsanlar tepki veriyor. Tepkiler haber oluyor. Haber yeniden yayılıyor. İnsanlar bu kez olaya değil, olaya verilen tepkilere tepki veriyor. Sonra kurumlar bu tepkilere göre pozisyon alıyor, algoritmalar en sert sesleri daha görünür kılıyor ve sistem kendi ürettiği gürültüyü yeniden beslemeye başlıyor.

Yani yalnızca hızlanmıyoruz. Kendi çıktısını tekrar girdisi olarak kullanan, gittikçe kısalan bir geri besleme döngüsünün içinde yaşıyoruz. Toplum, bir değişime alışamadan bir sonraki değişime cevap vermeye çalışıyor. Tam yeni bir denge kuracakken zemin yeniden oynuyor.

Bünyemizin zorlandığı yer de tam olarak burası. Her duruma adapte olmaya çalışmak, sadece değişimi fark etmek değildir. Yeni duruma yerleşebilmek, ona göre yeni bir ritim kurabilmek, yaşananı kültüre ve davranışa dönüştürebilmek de gerekir.

Fakat değişim aralıkları, uyum aralıklarından daha kısa hâle geldiğinde insan sürekli hazırlanır ama hiçbir yere yetişemez.

Her Şeyin Kendi Zamanı Var

Her sistemin kendine ait doğal bir zamanı vardır. Bir ağacın zamanı yıllardır. Bir ilişkinin zamanı aylar ve yıllar olabilir. Bir kurumun kültürü birkaç toplantıda değişmez. Bir şehrin karakteri tek bir projeyle oluşmaz. Bir insanın kendisini tanıması, birkaç günlük motivasyonla tamamlanmaz.

Bir ağacı her on beş saniyede bir ölçüp “Büyüme durmuş” demek ne kadar anlamsızsa, uzun zaman isteyen meselelerden anlık sonuç beklemek de o kadar anlamsızdır. Üç saat sonra yeniden bakıp ağacın hâlâ büyümediğini söyleyebilir, ertesi gün “Ağaçlarda büyük kriz” başlığı atabiliriz. Verimiz yanlış değildir. Ama sorumuz ve ölçeğimiz yanlıştır.

Mühendislikte buna yakın bir kavram olarak zaman sabitinden söz edilir. Basitçe, bir sistemin dışarıdan gelen değişime ne kadar sürede anlamlı biçimde cevap verdiğini anlatır. İnsanların, ilişkilerin, kurumların ve kültürlerin de böyle görünmez zaman sabitleri var sanırım. Fakat biz hepsini aynı hızda çalıştırmaya uğraşıyoruz.

Karar verdiğin zaman ölçeği, karar verdiğin şeyin doğal zaman ölçeğine yakın olmalı.

Bu, her zaman uzaklaşmak ve büyük resme bakmak gerektiği anlamına gelmiyor. Araba kullanırken saniyeler önemlidir. Bir tehlike anında uzun uzun düşünemezsiniz. Bir projede ortaya çıkan kritik bir sorun, o anda müdahale ister. Fakat nasıl bir insan olmak istediğimize, hangi hayatı kurmaya çalıştığımıza ya da bir ilişkinin bizim için ne ifade ettiğine saniyelik ölçekten karar veremeyiz.

Asıl ihtiyaç, ölçeği sürekli büyütmek değil; ölçekler arasında hareket edebilmektir. Taşa bakarken kıyıyı unutmamak, haritaya bakarken taşın gerçekliğini kaybetmemek.

Sorun bu katmanların varlığı değil. Sorun, en alttaki katmanın gürültüsünün sürekli yukarı sızması. Bir yorumun özsaygımızı, bir haberin bütün dünya görüşümüzü, bir günlük düşüşün gelecek planımızı, kısa bir öfkenin yıllardır kurduğumuz ilişkiyi yeniden yazmasına izin verdiğimizde zamansal katmanlar birbirine karışıyor.

Gündem değerlere, sinyaller yaşam yönüne hükmetmeye başladığında insanın kendi zamanı da elinden kayıyor.

Her Şeyi Görmek Zorunda mıyız?

Eskiden bilgiye ulaşmak zordu. Bugün ise asıl zorluk, ulaşabildiğimiz bilginin hangisine bakmayacağımıza karar vermek.

Her gün önümüzden geçen haberlerin, videoların, yorumların ve görüntülerin sayısı arttıkça daha bilgili olduğumuzu sanıyoruz. Oysa yüksek bilgi yoğunluğu, yüksek kavrayış anlamına gelmiyor. Bazen tam tersine, çok fazla şeyi görmek önemli olanın görünmesini engelliyor.

Herbert Simon yıllar önce, bilgi bolluğunun beraberinde dikkat kıtlığı doğurduğunu söylüyordu. Bugün bu yalnızca kurumların değil, neredeyse her insanın günlük problemi hâline geldi.

Zihnimiz değişime karşı duyarlıdır. Bir zamanlar çalının kıpırdaması gerçekten önemli olabilirdi. Hareket eden şey bir tehlike, bir av ya da beklenmedik bir durum anlamına gelebilirdi. Şimdi telefonumuz, dünyanın bütün çalılarını aynı anda kıpırdatıyor. Her bildirim “Buraya bak”, her başlık “Bu önemli”, her yeni içerik “Bunu kaçırma” diyor.

Zihin ise yenilik ile önemi birbirine karıştırabiliyor. Yeni olanın önemli, sık görünenin gerçek, çok konuşulanın kalıcı olduğunu zannediyoruz.

Çağımızın en önemli ayrımlarından biri şu olacak: Yeni olan her şey önemli değildir.

Bir şeyi görmenin, ona cevap verme borcu doğurduğunu da sanıyoruz. Haberi gördüysek düşünmeliyiz, yorumu okuduysak karşılık vermeliyiz, tartışmaya denk geldiysek taraf olmalıyız, dünyadaki her sıkıntıyı duyduysak onu zihnimizde taşımaya başlamalıyız.

Oysa fark etmek ile sorumlu olmak arasında otomatik bir bağ yoktur. Bir şeyi görüyor olmamız, onun ritmine girmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez

Modern insanın asıl lüksü, bilgiye erişmekten çok bilgiyi görmemeyi seçebilmek olabilir.

Bu, cahil kalmak ya da dünyadan kaçmak değildir. Tam tersine, zihnin giriş kapısına bir sınır koymaktır. Her şeyin içeri girmediği, giren şeylerin de aynı ağırlıkta olmadığı bir düzen kurabilmektir. Bilgiye ulaşma özgürlüğü kadar, bilgiye maruz kalmama özgürlüğüne de ihtiyacımız var. Çünkü dikkat yalnızca bir kaynak değil; hayatımızın hangi kısmının gerçekten yaşanacağını belirleyen bir seçimdir.

Aşırı Hassas Bir Sistem

Bir kontrol sistemi, ortaya çıkan her küçük sapmayı anında ve sert biçimde düzeltmeye çalışırsa kararsız hâle gelebilir. Direksiyonu sürekli sağa ve sola kıran bir sürücü gibi, sistem kendi düzeltmelerinin etkisiyle titremeye başlar. Buna osilasyon deriz.

Bugün hem birey olarak hem toplum olarak biraz böyle davranıyoruz. Her gelişmede yön değiştiriyor, her yorumda pozisyon alıyor, her duyguda kendimize ilişkin yeni bir hüküm veriyoruz. Denge kurmaya çalışırken dengeyi kendi müdahalelerimizle bozuyoruz.

Sürekli adapte olmanın, her değişime mümkün olan en hızlı cevabı vermek olduğunu zannediyoruz. Oysa sağlıklı sistemler her sinyale cevap vermez. Bazı küçük oynamaları emer, bazılarını filtreler, bazılarına yalnızca yeterince uzun sürdüğünde karşılık verir.

Evet, bazen adapte olmak cevap vermektir. Fakat bazen de cevap vermemektir.

Her bildirim çağrı değildir. Her tartışma davet değildir. Her kriz bizim krizimiz değildir. Her sessizlik de pasiflik değildir. Bazı şeylerin kendi kendine sönmesine izin vermek, sistemin kararlılığını korumanın bir yolu olabilir.

Tepkisiz kalmakla ölçülü cevap vermeyi ayırmayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü sürekli hareket eden insan, gerçekten hareket etmesi gereken an geldiğinde yorgun düşüyor.

Sörf Yapmayı Unutmak

Sörf yapan birinin denizdeki her kıpırtıya binmeye çalıştığını düşünün. Su yüzeyindeki her küçük yükselmede eliyle kürek çekiyor, her köpükte ayağa kalkmaya çalışıyor. Bir süre sonra gerçek dalga geldiğinde ne nefesi kalır ne de dengesi.

Sörfçü denizin her hareketini görür ama her hareketi dalga saymaz. Dalgayı büyüklüğünden önce yönü, enerjisi ve devamlılığıyla okur. Beklemek de sörfün bir parçasıdır.

Akış, her harekete teslim olmak değil; doğru hareketin içine doğru zamanda girebilmektir.

Biz ise çağın hızına uyum sağlamak için her kıpırtıda kürek çekmeye başladık. Bu nedenle daha hareketli ama daha az ilerleyen, daha çok şey bilen ama neye baktığını daha az anlayan, daha hızlı cevap veren ama kendi sesini daha az duyan insanlara dönüşüyoruz.

Hayat da biraz böyle değil midir? Her boşluk doldurulmak, her bilgi öğrenilmek, her düşünce söylenmek, her hareket karşılık bulmak zorunda değildir.

Denizdeki her hareket dalga değildir.

Zaman Egemenliği

Bir bilginin bize saniyesinde ulaşabilmesi, o bilgi hakkında saniyesinde karar vermemiz gerektiği anlamına gelmez.

Fakat teknoloji bu ikisini birbirine yapıştırdı. Olay olduysa bilmeliyiz, bildiysek tepki vermeliyiz, tepki vermediysek geç kalmış sayılmalıyız…. Aradaki bekleme alanı giderek ortadan kalktı. Bu da bizi, hep geride kalmış hissi ile boğmaya başladı.

İşte tam burada, yeniden kurmamız gereken şey bu aralıktır: olay, bilgi, bekleme, bağlam ve karar arasındaki mesafe.

Beklemek burada ertelemek değildir. Bilginin zihinde yerine oturmasına izin vermektir. İlk duyguyla nihai hüküm arasına küçük bir boşluk koymaktır. Tepkinin zamanını dışarıdaki sistemin değil, bizim belirlememizdir.

Mesajlara saatlik, haberlere günlük, projelere aylık, mesleki yönümüze yıllık, değerlerimize ise çok daha uzun zaman aralıklarından bakabiliriz. Her şey için aynı örnekleme sıklığını kullanmak zorunda değiliz.

Buna yavaş yaşamak demek yetmiyor sanırım. Çünkü bazı anlarda hızlı olmak gerekir.

İhtiyacımız olan şey, her şeyi yavaşlatmak değil; doğru şey için doğru hızda yaşayabilmek.

Belki buna zaman egemenliği diyebiliriz: Kendi dikkatimizin örnekleme sıklığını, kendi tepkimizin vaktini ve kendi hayatımızın değerlendirme aralığını seçebilmek.

Günümüzün en temel özgürlüklerinden biri, zamanımızın yalnızca takvimine değil, ölçeğine de sahip çıkabilmek olabilir.

Yukarıdan Bakabilmek

Yukarıdan bakmak, ayrıntıyı küçümsemek değildir. Bir kıyıyı kuşbakışı gördüğümüzde taşların dokusunu kaybederiz ama kıyının hangi yöne uzandığını fark ederiz. Yere indiğimizde taşları görürüz ama bu kez kıyının bütününü kaybederiz.

İkisine de ihtiyacımız var.

Sürekli yukarıda kalırsak gerçek hayattan koparız. Sürekli aşağıda kalırsak gürültünün içinde yönümüzü kaybederiz. Bilgelik işte burada doğuyor, doğru yükseklik bulmak değil; gerektiğinde yükselip gerektiğinde yeniden yere inebilmek.

Büyük ölçekte yaşamak bugünün acısını inkâr etmek değildir. Yalnızca bugünün, hayatın tamamını işgal etmesine izin vermemektir. Bugünkü başarının kimliğimizin tamamı olmadığını, bugünkü yorgunluğun da bütün geleceğimizi anlatmadığını bilmektir.

Bir günün içinden hayatın yönünü göremediğimizde biraz geri çekilmek, bir olayın içinden toplumun kaderini okumaya çalıştığımızda pencereyi büyütmek, bir yorumun içinde kendimizi kaybettiğimizde daha uzun hikâyemizi hatırlamak gerekir.

Yapmamız gereken, hayatı susturmak değil; hangi sesin hangi uzaklıktan dinleneceğini yeniden öğrenmekte.

Her hareket dalga değil. Her dalga da binmeye değer değildir.

Aynı şekilde her yeni şey de önemli değildir. Her bilgi zihnimize girmek zorunda değildir.
Bazen birkaç adım geri çekilmek gerekir.

Deniz yeniden deniz olsun, köpük yeniden köpük, dalga da yeniden dalga gibi görünsün diye.

O zaman gerçekten büyük bir dalga geldiğinde onu yalnızca fark etmekle kalmayız. Ona, daha önce bütün gücümüzü küçük kıpırtılarda tüketmeden, yeniden akışta eşlik edebiliriz.

Ölçeğine uygun yaşamak, hayattan uzaklaşmak değil; hayatın gerçekten nereye aktığını yeniden görebilmektir.

Ölçeğimizi Kaybetmek” üzerine bir yorum

  1. Geri bildirim: Mühendis, Aslında Ne Demek? – Serbest Rota

Yorum bırakın