
Bir bardak suya baktığımızda suyu görürüz. Fakat aslında gördüğümüz şey, yalnızca hidrojen ve oksijen atomlarının bir araya gelmesi değildir. Onların belirli bir bağ, düzen ve ilişki içinde oluşturduğu yeni bir gerçekliktir.

Suyu parçalarına ayırdığımızda oksijeni bulabiliriz, hidrojeni bulabiliriz, molekül yapısını tarif edebiliriz; fakat “ıslaklığı” bulamayız. Çünkü ıslaklık, bu parçaların arasında saklanan bir madde değildir.
O, parçaların belirli bir ilişki içinde birlikte davranmasından doğan bir deneyimdir.
Belki de hayatın pek çok alanında gözden kaçırdığımız temel hakikat tam da budur:
Biz parçalara odaklanırken, ilişkilerin doğurduğu bütünü gözden kaçırırız.
Hayatımızda da çoğu zaman “kişilere” ya da “şeylere” tek başına çok fazla anlam yükleriz. Oysa çoğunlukla asıl belirleyici olan, o şeyin kendisi değil, bizim onunla nasıl bir bağ kurduğumuzdur. Bir insan, bir iş, bir kitap, bir şehir, bir ev, bir fikir…
Bunların anlamı yalnızca kendi içlerinde değil; bizimle kurdukları ilişkide de ortaya çıkar.
Günümüzde, çoğu şeyle gerçek bir bağ kuramaz hale geldik. Yaptığımız işle bağ kuramıyoruz. Okumaya çalıştığımız kitapla, izlediğimiz filmle, dinlediğimiz müzikle bağ kuramıyoruz. Sadece o şeyin özünü alıp ayrılmak istiyoruz. Sanki her şeyden hızlıca bir fayda, bir özet, bir sonuç çıkarmamız gerekiyormuş gibi yaşıyoruz.
Oysa bazı şeyler yalnızca vakti geldiğinde açılır. Bazı anlamlar, bir şeye yeterince temas ettiğimizde belirir.
Kendimizle bile bağ kurmamız gerektiğini çoğu zaman unutuyoruz. İnsan, kendisiyle baş başa kalmadan kendi bütünlüğünü nasıl hissedebilir?

Müzik, belki de bu hakikati en saf hâliyle taşıyan dildir. Her nota tek başına bir şey ifade edebilir; fakat notaların yan yana gelişi bambaşka eserler ortaya çıkarır. Çünkü müzikte notalar kadar, notaların dışında kalan kısımlar da önemlidir. Sessizlik, bekleyiş, geçiş, vurgu ve ritim; eserin görünmeyen ama hissedilen tarafını oluşturur.
Sadece “Do-Re-Mi” demek bile sayısız olasılık barındırır. Aynı notalar farklı sürelerde, farklı aralıklarla, farklı duygularla bir araya geldiğinde bambaşka anlamlar doğurur. Bu sonsuzluğun içinde eseri oluşturan şey, yalnızca notalar değil; notaların birbirine nasıl bağlandığıdır.
Bir insanı hücrelerine ayırdığımızda da benliği bulamayız. Beyni nöronlarına ayırdığımızda düşünceyi elimize alamayız. Tek tek beyin hücrelerinde bilinç yoktur; ama milyarlarca nöronun ilişkisel ağı içinde bilinç dediğimiz gizemli alan belirir.
İnsanın ne kadar çok bağdan oluştuğunu düşündüğümüzde, bu bağlantısallığın büyüklüğünü daha çarpıcı biçimde fark ederiz. İnsan yalnızca bedenden ibaret değildir. Hafızasıyla, diliyle, ailesiyle, korkularıyla, arzularıyla, inançlarıyla, yaşadığı şehirle, okuduğu kitaplarla, sevdiği insanlarla ve temas ettiği her şeyle ve hatta temas etmemeyi tercih ettiği şeylerle birlikte oluşur. Çünkü kaçındığımız her şey de bir tür bağdır; sırtını dönmek bile bir yöneliştir.

Fakat bu düşüncelerin bile ne kadar yetersiz kaldığını doğa ile ilişkimize baktığımızda görebiliriz. Günümüz dünyasında insan, kendisini doğadan ayrı ve bağımsız bir varlık gibi konumlandırmaya çalışıyor. Oysa yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz her şeyle doğadan besleniyoruz. Bedenimiz, nefesimiz, duyularımız ve varoluşumuz sürekli olarak evrenle ilişki içinde.
Yalnızca doğayla değil, doğanın içinde birbirimizle de sürekli temas hâlindeyiz. Bir kişinin sözü başka bir kişinin düşüncesini değiştirebiliyor. Bir davranış, bir ilişkinin yönünü belirleyebiliyor. Bir tercih, görünenden çok daha geniş bir alanda etki oluşturabiliyor.
Hiçbir şey tamamen yalnız ve bağlantısız değil.
Tüm bu ilişkisel bütünlüğü düşündüğümüzde, hâlâ iletişimin ve bağ kurmanın önemini göz ardı ederek yaşamak mümkün müdür? Daha da önemlisi, kendimizi gerçekten bağımsız ve ayrı varlıklar gibi düşünerek yaşayabilir miyiz?
Bu bağlantısallığı fark eden insan, yalnızca “Ben ne yapıyorum?” diye sormaz; “Benim yaptığım şey, bütünde neyi değiştiriyor?” diye de sorar ve sormalıdır.
Bu yüzden, “Çevrenizde en çok görüştüğünüz yedi kişinin ortalamasısınız” denir ya; bu bile tek başına yeterli değil aslında.
Biz yalnızca en çok görüştüğümüz insanların değil,
en çok bağ kurduğumuz her şeyin ortalamasıyız.
Okuduğumuz kitapların, izlediğimiz filmlerin, yaptığımız işlerin, içinde yaşadığımız mekânların, kurduğumuz ilişkilerin, tekrar ettiğimiz düşüncelerin ve içimizde büyüttüğümüz duyguların toplamıyız.
Hatta yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız da bu toplamın içerisinde: okumadıklarımız, izlemediklerimiz, söylemediklerimiz, düşünmediklerimiz, ertelediklerimiz…
Çünkü her vazgeçiş bir karardır.
Hatta belki de tüm bunların toplamından fazlasıyız.
Çünkü bazı hakikatler parçaların içinde bulunmaz.
Bazı hakikatler, parçalar birbirine, doğru şekilde temas ettiğinde ortaya çıkar.
Belki de bazen temas etmemeyi seçtiğinde…
Evreni nesnelerden değil, ilişkilerden okuyabilmek gerek…
