Farkındalığın Ağır Yükü: İletişimde Denge Kurmak

Siz de yaşıyor musunuz bilmiyorum; birisine bir konuda yardım ettiğinizde ya da bir şeyi sadece o anda yapmayı kabul ettiğinizde, o iş artık üstünüze yapışıyor. İş hayatında da böyle, özel hayatta da.

Bir şeyin sizin tarafınızdan “-ebilir” olduğunun görülmesi, artık karşı taraf için o durumu sizin “yeni normaliniz”, “kabul edilebilir standardınız” hâline getiriyor.

O noktadan itibaren o konunun ne kadar mücadeleyle, uğraşla yapılmış olduğu, o yardımı yaparken ne zorluklardan geçildiği… bunların hiçbirinin hükmü kalmıyor. Çünkü yapıldı. Ve yapılabildiği görüldü.

Bu durum artık senin yeni alt sınırın oluyor.

Bu durum sadece talep edildiğinde de bu hale gelmiyor, senin onu fark edip yapabilmen, susabilmen, belki alttan alabilmen, kısaca “-ebilmen” yine senin görevin ve her zaman senin tarafından yapılması gerektiği kabulü, sessizce yerleşiyor.

Söylenmeden Bilinmesi Gereken Şeyler

Blogumda birkaç yazımda bahsettiğim aşinalık konusu aslında burada da önem kazanıyor. Birçok insan, “bunları zaten herkes bilir” diye düşündüğü görünmez bir liste taşıyor. Fakat bu liste evrensel değildir, hatta bu liste kişiden kişiye değişir.

Ama kimse bu listesindeki maddeleri karşısındakine söylemez. Söylemeye gerek bile duymaz.

O kadar içselleştirilmiştir ki kendi listesinde yazılı olanları, artık bir kural değil, hava gibi bir şeydir onun için.

Görünmez Sözleşme

Bütün bu durumların arka planında aslında çok daha derin bir şey işliyor; bu durum yaşandığında taraflar arasında, kimsenin farkında olmadığı ama ikisinin de uyduğu gizli, görünmez bir sözleşme imzalanıyor.

Bu sözleşme, ilk yardımın yapıldığı anda, ilk tavizde, ilk sessiz kabulde başlar. Maddeleri tek taraflı yazılır ve çoğunlukla da “-ebilen” tarafın aleyhine. Ve işin tuhaf tarafı, sözleşme maddelerine her uyulduğunda sözleşmeye yeni maddeler eklenir. Çünkü uyulacağı her defasında test edilmiş ve her defasında onaylanmıştır.

İşte burada devreye giren ikinci mekanizma: hedef kayması.

Kayan Hedef: Ödülsüz Bir Koşu Bandı

Yapılan her şey, beklentinin başlangıç noktasını ileriye taşır. Bir önceki adım artık görünmez olur; yalnızca atılmamış olan bir sonraki adım göze çarpar. İş yerinde fazla mesai yapan çalışanın o mesaisi bir süre sonra standart hâle gelir. Ekstra sorumluluk üstlenen kişinin o sorumluluğu artık onun görevi sayılır. Sessizce çözüm üreten kişi, çözümsüzlüğün sorumlusu olarak görülmeye başlanır.

Çıta sürekli yükselir. Ama bu yükseliş ilan edilmez. Fark edilmesini bekler.

Bu döngü çoğu zaman kasıtlı değildir. İnsanlar alıştıkça talep eder; bu, insanın doğasında var. Ama kasıtsız olması, etkisini azaltmaz. Kişi ne yaparsa yapsın “yeterli” hissedemez, çıtanın nerede olduğunu bilemez. Ve bilemeyince bir süre sonra koşmayı bırakır. Bu nokta, yalnızca yorgunluk değil, derin bir anlamsızlık hissiyle birlikte gelir. Yapılanın karşılık görmemesi, insanı ileriden değil; içinden eritir.

Yukarıda bahsettiğimiz sözleşmenin yürürlükte olduğunun kabulü tamamen iki taraf arasındadır. “-ebilen” taraf, işin başında ya da süreç içinde gerekli sınırı çekmeyip sözleşme maddelerinin hazırlanmasını karşı tarafa bırakırsa; bu maddeler sürekli genişlemeye devam eder. Burada ne kadar çaba harcandığının, ne kadar fedakârlık yapıldığının herhangi bir hükmü yoktur.

Çünkü sözleşme, emekle değil; uyumla yazılır.

İşte “-ebilen” kişi için asıl sınav burada başlar: hayır diyememek, sınır çizememek, görünmez olarak oluşan bu sözleşmeye her seferinde uymayı kabul ettiğini göstermek.

İki Taraf, İki Sorumluluk

Peki hırsızın hiç mi suçu yok?

Bu kadar çabayı, emeği, yardımı yalnızca “senin farkındalığın yüksek” diyerek geçiştirmek kabul edilebilir mi? Karşı taraf da bu ikili ilişkiden kendi payına düşen sorumluluğu taşımak zorundadır. Karşısındakinin emeğini görmeli, değer vermeli; “yeter” noktasının nerede olduğunu bilmelidir. Buna belki daha sert bir kelimeyle haddini bilmelidir de diyebiliriz.

Celal Şengör’ün aynı zamanda bir kitabının da adı olan şu cümle, durumu tam olarak özetliyor: “Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor.”

Ancak bu sadece bir tarafa yüklenilecek bir suç değil; bu, sessizliğin inşa ettiği ortak bir mimari. Çünkü iki tarafın da sorumluluğu aslında aynı kökten geliyor: kurulmamış iletişim.

“-ebilen” taraf sınır çizemediği, hayır diyemediği için bu sözleşmeye ortak oluyor. Karşı taraf ise empati kuramadığı, kendisi için yapılanları göremediği veya kasten görmek istemediği için sözleşme maddelerini yazmaya devam ediyor. Sistem, iki tarafın da sessizliğiyle ayakta duruyor.

Ve şunu da açıkça belirtmek gerekir: Farkındalığı yüksek olan tarafa bu noktada ekstra bir yük daha biniyor; bu iletişimi yönetebilmek. Durumu anlatabilmeli, gerektiğinde alttan alabilmeli, gerektiğinde karşı çıkabilmeli. Çünkü karşı tarafın bunu kendi kendine fark etmesini beklemek, çoğu zaman gerçekçi değildir.

Farkındalığın Sessiz Bedeli

İşin paradoksu burada yatıyor: Ne kadar çok görürseniz, o kadar çok taşırsınız.

Bir ekipte neyin eksik olduğunu, bir ailede kimin yıprandığını, bir kurumda neyin yanlış gittiğini fark eden kişi; bu farkındalığın bedelini öder ya da ödettirilir. Görmek, harekete geçme baskısı üretir. Ve bu baskıya direnmek, tepki çeker. “Görüyorsun ama yapmıyorsun” söylemi, tam da bu noktada devreye girer. Bu aşamadan sonra, artık bunu gördüğünü söyleyemez hale gelir, körleşir.

Oysa fark etmek ile sorumlu olmak arasında otomatik bir bağ olmaması gerekir. Bir şeyi görüyor olmak, onu yapma yükümlülüğünü doğurmamalıdır. Bu durum, fark edilen şeye duyarsız kalınması sonucunu doğurmaz ama. Söylenip, konuşulmalı ve gerekirse tartışılmalıdır. Özellikle o şey sizin alanınıza, rolünüze, anlaşmanıza dahil değilse.

Ama hayatta böyle işlemiyor maalesef. Kim daha çok görüyorsa, kim daha çok umursuyorsa taşıyan o olur.

Ve bu, adil değildir.

Alan ve Sınır: En Çok Ötelenen Konu

Paylaşılan ortamlarda en az konuşulan ama en çok konuşulması gereken ve ihtiyaç duyulan şey, net alan tanımlarıdır. Bu iş hayatı için de özel hayat için de geçerlidir. “Bu benim sorumluluğum, bu seninki, bu konuda ortağız” diyebilmek; hem olgunluk meselesi hem pratik bir zorunluluktur.

Alanlar netleşmediğinde herkes her alana karışır. Belki iyi niyetle, belki haddini aşarak. Ama sonuçta kimse ne yapması gerektiğini tam bilmez, herkes birbirinin eksiklerini saymakla meşgul olur. Ve bu ortamda en çok yıpranan, alanını en az savunan kişi olur.

Sınır koymak soğukluk değildir.

İyi tanımlanmış sınırlar hem özgürlük hem güven üretir. Kim neyi taşıyacağını bilirse, kimse kimsenin payını sessizce sırtlanmak zorunda kalmaz.

Fark etmek güzel bir şeydir. Ama fark etmenin otomatik olarak yük taşımaya dönüştüğü yerde bir şeyler ters gidiyor demektir.

Çünkü çevremizdeki insanları her zaman değiştiremiyoruz.


Bazen asıl mesele, bunu erken fark etmek ve her yükün bizim tarafımızdan taşınmak zorunda olmadığını kabul etmekle oluyor.


Her ilişki dönüşmez, her insan anlamaz, her emek görülmez.


Bazı durumlarda yapılabilecek en sağlıklı şey, karşımızdakini değiştirmeye çalışmaktan önce, o ilişkinin sınırlarını ve bize neye mal olduğunu dürüstçe görebilmektir.

Ve bu insanları değiştiremiyorsak, o hâlde onlarla aramızdaki mesafeyi, sınırı ve yeri değiştirmeliyiz…

Yorum bırakın