Toprak, Tohum ve Rota: Kültür Neden Stratejiyi Kahvaltıda Yer?

Kültür, stratejiyi kahvaltıda yer (Culture eats strategy for breakfast).

Bu sözü daha önce duydunuz mu bilmiyorum, fakat ben uzun süredir bu cümle üzerine düşünüyorum. Düşüncelerimi okuduğunuzda, eminim sizin de hem kendi hayatınıza hem de tüm topluma bakışınız değişecek.

Öncelikle, bu söz Modern Yönetim Bilimi’nin babası olarak kabul edilen Peter Drucker’a atfediliyor. 1950’lerde şirket yönetimi “tecrübeli insanların sezgisine bağlı” bir alan olarak görülürken, Drucker sahneye çıktı ve “Yönetim bir disiplindir; öğretilebilir” dedi. Başka bir deyişle, o şirketleri yalnızca ekonomik yapılar olarak değil, insan toplulukları olarak ele aldı ve stratejiden çok davranışı merkeze koydu. Drucker’ın belki de en basit ama en çarpıcı gözlemini şöyle özetleyebiliriz:

“Gerçekliği planlar değil, davranışlar belirler.”

Bu yazıda konuyu sadece şirketler özelinde değil, toplumsal belleğimiz ve geleceğimiz üzerinden ele alacağız. Öyleyse önce kavramların köklerine, yani kelimelerin hafızasına inelim.

Gelin kültür ve strateji kavramlarının ne ifade ettiklerini açıklayalım.

  • Kültür kelimesi Latince “colere” fiilinden türemiştir. Colere; toprağı sürmek, ekip biçmek, özen göstermek ve hatta tapınmak anlamlarına gelmektedir. Agriculture (tarım), colony (Koloni), Cult (Tapınç/Kült) kelimeleri de bu kökten gelmektedir.

Yani kültür kelimesi aslında tarımsal bir terimdi, doğayı insan eliyle dönüştürme eylemini ifade ediyordu. Fakat daha sonra M.Ö. 1. yüzyılda ünlü Romalı hatip Cicero ortaya çıktı ve bu kavramı bir metafora dönüştürdü “Cultura Animi” (Ruhun Kültürü/İşlenmesi). Nasıl ki çorak bir toprak sürülüp verimli hâle getiriliyorsa, insan zihni de felsefe ve eğitimle “ekilip biçilmeli”ydi. 18. ve 19. yüzyılda ise kültür, bir toplumun kolektif entelektüel başarılarını ve yaşam biçimini tanımlayan modern anlamını kazandı.

  • Strateji ise Antik Yunanca Stratos ve Agein kelimelerinin birleşiminden türeyen “Strategos” sözcüğüne dayanır. Stratos; yayılmış olan, kalabalık veya ordu anlamlarına gelirken, Agein sürmek, gütmek, liderlik etmek anlamlarına gelmektedir.

Yani strateji kelimesi özünde, “yayılmış bir kalabalığı hedefe doğru gütme” işidir.

Yüzyıllar boyunca yalnızca askerî bir terim olarak kalan bu kelime, 20. yüzyılda ise Sanayi Devrimi ve kapitalizmin yükselişiyle birlikte yeni savaş alanı olan “iş dünyası” için kullanılır hâle geldi.

Strateji, kışlalardan çıkıp toplantı odalarına girdi. Oyun Teorisi’nin ortaya çıkışıyla birlikte ise hayatın her alanına kariyerden politikaya kadar “karar alma süreçleri” olarak yayıldı.

Drucker’ın sözü, bu etimolojik köklerle mükemmel bir uyum içerisindedir.

  • Strateji (Strategos): Akılcıdır, planlıdır, tepeden inmedir; bir rotadır.
  • Kültür (Colere): Toprağın kendisidir; köklerdir, organiktir ve en önemlisi yaşayan bir alışkanlıktır.

Ne kadar mükemmel bir rota (strateji) çizerseniz çizin, eğer toprak (kültür) o tohumu kabul etmeyecek yapıdaysa ürün alamazsınız. Strateji “gitmek istediğimiz yer”, kültür ise “bastığımız zemindir”.

Peki bu ‘toprak’ dediğimiz kültür, insanlar ve toplumlar arasında nasıl oluşuyor? İşte tam burada karşımıza ‘toplumsal bellek’ çıkıyor. Bir şirkette, bir toplumda ya da belki de kendi hayatımızda yeni bir alışkanlık veya davranış edinmek ya da edindirmek istiyorsak, öncelikle bunu kültür ile uyumlandırmak gerekiyor.

Ne kadar strateji geliştirip plan yaparsak yapalım, bunu ne kadar doğru olarak belirlersek belirleyelim; eğer strateji kültürle birlikte ilerlemiyorsa, kültür stratejiyi çiğ çiğ yer.

Okullarda, işyerlerinde, devlet kurumlarında ve benzeri ortamlarda yeniliklerin, yeni düşüncelerin ve inovasyonların başarılı olamamasının ana sorumlusu, bu fikirlerin kültürle uyumlu hale gelmemesi, getirilmemesi ya da hiç uyum arayışına girilmemesidir.

Burada yapılması veya üzerinde durulması gereken asıl mesele, “kültürü nasıl değiştiririz?” diye sormak değil; soruyu bizzat değiştirmektir:

“Mevcut kültürde hâlihazırda var olan hangi alışkanlıklar bu yeni stratejiyi destekler?”

sorusunu sormaktır.

Yani, bir stratejiyi adapte etmek istiyorsak, önce bu stratejinin insanlara “tanıdık” gelmesini sağlamalıyız. Yeniliklerin doku uyuşmazlığı yaşamasının temel sebebi tam olarak budur. Strateji, kültüre “tanıdık” gelmelidir.

Burada ise kafamda şu soru yankılanıyor:

Peki, insanlar arasında bu “kültür” dediğimiz güçlü toprak tabakası nasıl oluşuyor?

Bu, bir önceki yazımda değindiğim “Aşinalık Yanılgısı” ile yakından ilişkili. Şöyle ki: Kültür dediğimiz yapı bir gecede inşa edilen bir bina değildir. Hatta belki de son 100-150 yıl önceye kadar, oluşması yüzlerce belki de binlerce yıl alan bir süreçti. Aslında hâlâ öyle, yalnız bazı önemli farklarla. Sanırım günümüz modern dünyası, bizi geçmişten bugüne gelen köklerimizden koparıyor gibi görünüyor. Binlerce yıldır yaşayarak aktarılan, taşınan ve evrimleşen toplumsal belleği artık öldürüyor gibi görünüyor. Pierre Nora da, Hafıza ile Tarih Arasında (Between Memory and History) adlı eserinde tam olarak bu duruma dikkat çeker. Canlı ve yaşayan “toplumsal bellek” yok oldukça; hatırlamak için arşivlere, müzelere, anıtlara, yani donuk “Hafıza Mekânları“na ihtiyaç duyarız.

Geçmişten gelen bu bellek; geçmiş yaşamların sürekli yaşadıkları aşinalıklarının günümüze taşınan aşinalık tohumlarından başka bir şey değil aslında. Sürekli değişen ve evrimleşen bir yapı. Bu tohumlar, yalnızca bilgiyi değil, bir toplumun duyuş biçimini, dünyayı algılama ritmini ve ortak sezgisini de taşır.

Geçmişte insanlar yazıya, bugün olduğu kadar sıcak bakmıyorlardı. Yazının, toplumsal belleği zayıflatarak bilgiyi durgun hale getirdiğini düşünüyorlardı. Yazının, bilgiyi hem mekândan hem de kişiden bağımsızlaştırdığına inanılırdı. Bu nedenle Hintli Brahmanlar ve Kelt Druidleri gibi gruplar, özellikle kutsal bilginin yazıya dökülmesine ısrarla karşı çıkmışlardır. Çünkü bu bilgi içerisine sızabilecek en küçük bir hata bile onlar için kabul edilemez bir şeydi. Benzer şekilde, Platon da yazıyı, canlı diyaloğu öldüren ve hafızayı tembelleştiren bir araç olarak nitelendirmişti. Sokrates’in hayatı boyunca tek bir satır bile yazmamış olması da bu bakış açısının çarpıcı bir örneğidir.

Tüm bu düşüncelerin temelinde, yaşayan bilginin öldürülmemesi fikrinin yattığı görülmektedir. Hepsinin ortak noktası ise bilginin yalnızca ‘doğru içerik’ değil, aynı zamanda ‘doğru bağlam ve yaşayan ilişki’ meselesi olduğunu savunmalarıdır.

Ben de bu kadim endişeye hem katılıyor hem de katılmıyorum;

  • Katılıyorum; çünkü yaptığımız birçok şey kökünden koptuğu için bize artık anlamsız geliyor. Günümüzün pek çok sorununun temelinde anlam arayışı yatıyor. Geçmiş belleğimizi giderek kaybediyoruz. Bizden öncesi yokmuş gibi davranıyoruz. Bizden öncesi yokmuş gibi davrandığımız için, bizden sonrasına dair beklentimiz de azalıyor. Kendi kültürümüze sahip çıkmıyor, onun değerini anlayamıyoruz. Oysa kültür, doğruları ve yanlışları ile yaşayan bir bellektir. Bu belleği her hâli ile gelecek nesillere aktarabilmeliyiz ki hem yapılan hataları hem de başarılı olan doğruları görebilsinler. Geçmişimizi bilmeden geleceği göremeyiz; çünkü insanlar, geçmişteki görülen örüntüler üzerinden geleceğe dair öngörü geliştirebilirler.
  • Katılmıyorum; çünkü kültür dediğimiz şey de bazen inişlerle, bazen de yükselişlerle şekilleniyor. Bugün yaşadığımız eksiklik hissi, belki de geleceğe yaşayan belleği daha olgun ve işlenmiş biçimde aktarmamızın sebebi olacak. Evet, yazı çoğu zaman aktarılmak istenen düşüncenin ruhunu dışarıda bırakarak kaydediyor gibi görünüyor. Ancak bu, bunun hep böyle olacağı anlamına gelmiyor. Belki de şu anda hissettiğimiz bu kopukluk duygusu, bir sonraki kültürel katmanın mayasıdır. Belki de günümüz teknolojileri sayesinde bilgiyi dönemin ruhunu ve şartlarını da taşıyarak gelecek nesillere aktarmanın bir yolunu bulacağız. Ya da daha güçlü bir farkındalık gelişecek ve sözlü aktarım geleneğini yeniden canlandıracağız. Nitekim günümüz teknolojisi özellikle görsel ve işitsel yeni medya, belki de sözlü kültürün yeni bir formunu yaratıyor. YouTube ve podcastler, tıpkı antik çağlardaki gibi, bilginin ruhunu da taşıyarak aktarılmasını sağlıyor olabilir.

Deniz Olmadan Denizi Anlatmak

Nihayetinde katılsam da katılmasam da ortak nokta şudur;

Geçmişten gelen kültürümüzü, gelecek nesillere aktarmanın bir yolunu bulmalıyız.

Aksi takdirde, suyu çekilmiş bir sahilde kalan deniz kabuklarını göstererek, bu cansız hatıraları hiç deniz görmemiş çocuklara okyanusun uğultusunu anlatmaya çalışan çaresiz anlatıcılara dönüşeceğiz.

Yorum bırakın