
Sizin çevrenizde de, herşeyi herkes bilmeliymiş gibi yaklaşan insanlar var mı? Benim en sık rastladığım örneklerden biri, bir resmî kuruma evrak vermeye gittiğinizde -belki de hayatınızda ilk ve tek bir kez yapacağınız bir işlem- size bakan memurun ‘Bu kadar basit bir şeyi de bilmiyor musun?’ bakışıyla karşılaştığınız olmuştur.
Hatta bazen ‘Mühendis olmuş bunu bilmiyor!’, ‘Doktor olmuş hâlâ bu birime gelinmeyeceğini öğrenememiş!’ gibi küçümseyici cümlelerle bile karşılaşırız. Bazen de bunun tam tersi olarak, bir mühendisin size teknik bir konuyu, bilmediğiniz kavramlarla anlatırken veya bir doktor, hastalığınızla ilgili konuşurken, bazen anlamadığınızın farkında bile olmadığı bir sürü tıbbi terimi arka arkaya sıralar… Muhtemelen siz de bu durumları defalarca yaşamışsınızdır 🙂
Peki bu kişiler, bir şeyi bilmediğiniz için sizi küçümsemekte haklılar mı? Bir mühendis, kullandığı terimleri anlamayabileceğinizi neden düşünemiyor?
Hepimiz, herşeyi bilmek zorunda mıyız? Ya da bir şeyi bildiğimizi nereden biliyoruz? Karşımızdakinin o bilgiyi bilmeme ihtimalini neden çoğu zaman aklımıza bile getirmiyoruz?
Çoğu zaman bu kişileri “kendini beğenmiş” , “ukala”, “egoist” gibi etiketlerle değerlendirebiliyoruz. Oysa durum, basit bir kendini beğenmişlikten çok daha derin ve çok daha karmaşık.
Yukarıda bahsettiğimiz örneklerin ve benzer birçok davranışın psikolojide “yanılgı” olarak adlandırabileceğimiz karşılıkları var. Biz ise tüm bu durumu, ortak bir çerçeve terim olarak “aşinalık yanılgısı” şeklinde ele alacağız.
Öncelikle aşinalık kelimesine etimolojik olarak bakalım. Kökenine indiğimizde, kelimenin neden bu kadar derin bir algısal katman taşıdığını daha iyi anlarız;

Aşinalık, Türkçeye Farsçadan (âşinâ) geçmiş bir kavramdır. Farsçada âşinâ:
- tanıdık,
- bilinen,
- alışılmış,
- yakın anlamları taşır.
Kelimenin daha eski katmanlarına indiğimizde ise “tanımak” anlamındaki šenâxtan fiiline uzandığını görüyoruz. Bu fiilin kökü olan šnā- ise “bilmek, tanımak, fark etmek” anlamlarına gelir. Yani kelimenin anlam yolculuğu kısaca şöyledir:
aşina → tanımak→ tanıdık → bilinen → alışıldık → yakın
Peki nedir bu “aşinalık yanılgısı” dediğimiz kavram?
Bir kişi bir duruma, olaya veya kavrama ne kadar çok maruz kalıyorsa, yaşadığı durumu evrenselleştirmeye de o kadar yatkın olur.
Başka bir ifadeyle, insanların sürekli maruz kaldıkları ve aşina oldukları şeyleri hatırlamaları daha kolaydır. Üstelik insanlar, bir olayı ne kadar kolay hatırlıyorlarsa, o olayın gerçekleşme olasılığını da o kadar yüksek sanma eğilimindedir.
Yani bir şeye ne kadar çok maruz kalırlarsa o kadar çok hatırlar; kolay hatırladıkça da onun daha sık, daha olası veya daha “herkesçe bilinen” bir şey olduğunu varsayarlar.
Aşinalık yanılgısı: “Karşıdakini simüle ediyorum sanarken, aslında kendini projekte etmek.”
Bugün aşinalık dediğimiz şey, aslında üç katmanlı bir deneyimdir:
- Algısal aşinalık: Göz, kulak ve hafıza tanıdık bir deseni hemen fark eder.
- Bilişsel aşinalık: “Bunu biliyorum” hissi ortaya çıkar.
- Duygusal aşinalık: Tanıdıklık güven yaratır; çünkü beyin bilinmeze değil, bilinene yatırım yapmayı tercih eder.
Aşinalık yanılgısını da aynı şekilde üç temel çağrışımla tanıyabiliriz:
- tanıdıklık
- alışılmışlık
- farkındalıksız yakınlık
Psikolojik ve Sinirbilimsel Boyut
Aşinalık hissi beynin hipokampus ve temporal korteks bölgelerinde işlenir.

Hipokampus: “Bu olayı nereden hatırlıyorum?” diye tarama yapar (ama bazen bulamaz),
Temporal korteksin özellikle perirhinal adı verilen bölgesi ise : “Bu uyarı bana tanıdık geliyor” şeklinde güçlü ama bağlamsız bir sinyal üretir.
Hipokampus yeterince bağlam çıkaramadığında, bu kez yalnızca perirhinal bölgeden gelen “tanıdıklık” sinyali kalır.
Burada kritik olan şey:
Aşinalık çoğu zaman bilgi değil, hissiyat üretir.
Mesela bir yüzü nereden tanıdığınızı hatırlayamazsınız ama size tanıdık gelir; çünkü zihin bilgi değil, duygu üretmiştir. Bu nedenle “biliyorum hissi” ile “gerçekten bilmek” çoğu zaman birbirine karışabilir.
Zihin, aşina olduğu şeyleri otomatik olarak:
- daha doğru,
- daha güvenilir,
- daha kolay,
- daha iyi
diye işaretleme eğilimindedir. Bu, psikolojide Tekrarlı Maruz Kalma Etkisi (Mere Exposure Effect) olarak bilinir.
Aşinalık, beynin enerjiyi koruma eğiliminde olan yapısının bir ürünüdür; tanıdık şeyleri işlemek çok daha az enerji gerektirir. Bu nedenle kelimenin kökü “tanımak” olsa da, modern anlamda bize “bilişsel kolaylık” sağlar.
Bu durum, günlük hayatta hepimize karşı sıkça kullanılan bir psikolojik yöntemdir.
Örneğin reklamlarda, medyada ya da çevremizde bir ürünü ne kadar çok görürsek, onu o kadar doğru, güvenilir ve bilindik zannederiz.
Aslında böyle düşünmeye yönlendiriliriz.
Bu, bilinçli olarak yaptığımız bir değerlendirme değil; tamamen bilinçdışı algımızı kullanarak bize “tanıdık gelmesini” sağlamaya yönelik bir ikna stratejisidir.
Bunun sebebi, hayatta kalma içgüdümüzün basit bir denklemine dayanır:
Tanıdık olan ‘tehlikesiz’, yabancı olan ise ‘potansiyel tehdit’ dir.
Bu nedenle aşinalık, doğal bir güven sinyali üretir.

Aşinalık yanılgısı, işte bu biyolojik mirasın modern hayata yansımış hâlidir:
- tanıdık haber = gerçek
- tanıdık yüz = güvenilir
- tanıdık fikir = doğru
- tanıdık davranış = normal
Ancak bu evrimsel mantık, günümüzün bilgi çağında çoğu zaman ters teper; çünkü en çok maruz kaldığımız şey, en çok tekrar edilen şeydir – en doğru olan değil.
Bu yüzden “aşinalık yanılgısı” dediğimiz durum, beynin tanıdık olana gereğinden fazla güvenmesinden kaynaklanır. Kök anlamı “tanımak” olsa da, modern işleyişi çoğu zaman “sorgulamadan kabul etmek” şeklinde karşımıza çıkar.
Aşinalık yanılgısının toplumsal yüzü ise şu basit ama yanıltıcı denklemi yaratır:
Ben tanıyorsam herkes tanıyordur.
Ben bilmiyorsam kimse bilmiyordur.
Bu, insanın kendi bilişsel haritasını evrensel sanmasıdır.
“Bilmeyişi küçümseme” niye bu kadar güçlü?
Burada işin içine sosyal psikoloji de giriyor:
- Statü: “Bildiğim şeyler beni değerli kılıyor” şemasına sahip biriyse, başkasının bilmeyişini küçümsemek kendi statüsünü savunma yoluna dönüşebilir.
- Güvenlik: İçten içe “Ben de aslında o kadar bilmiyor olabilirim” korkusu varsa, başkasının bilmeyişini aşağılamak, kendi kırılganlığını örtmek için kullanılan bir zırh gibi kullanılabilir.
- Normlar: Bazı alanlarda (akademi, teknokrat kültür, bazı meslek çevreleri) “Bu kadarını bile bilmeyenle uğraşamam” tavrı sosyal norm gibi işleyebilir.
Empati ise burada ilginç bir şekilde hem faildir hem de çözüm:
- Faildir, çünkü kişi gerçek bir empati kurmayıp kendi zihnini karşı tarafın zihnine yapıştırır; “Ben biliyorsam o da biliyordur” yanılgısını üretir.
- Çözümdür, çünkü gerçekten karşı tarafın bağlamına inmeye başladığında onun bilmeyişini, maruz kalmayışını, fırsat eşitsizliğini fark edersin; böylece küçümseme çözülmeye başlar.
Peki, kimler bu yanılgıya daha yatkın?
Bu yanılgı özellikle şu profillerde daha belirgin hâle gelir:
- Bilişsel esnekliği düşük olan kişiler:
Alternatif ihtimalleri düşünmek onlar için zahmetlidir.
En tanıdık olanı “tek gerçek” zannedebilirler. - Metabilişsel farkındalığı zayıf kişiler:
Bilginin nasıl kazanıldığını, nasıl unutulabileceğini veya yanlış hatırlanabileceğini değerlendirmekte zorlanırlar. - Anksiyete eğilimli kişiler:
Tanıdık olanı seçmek kaygıyı azaltır. Bu nedenle “aşina hissettikleri” şeyi daha kolay doğru kabul ederler. - Aşırı özgüvenli kişiler:
Hafıza yanılgılarını ya da bilişsel hatalarını sorgulama ihtiyacı duymazlar. - Entelektüel alçakgönüllülüğü düşük kişiler:
“Bilmeme hakkı” kavramının olmadığı, bilginin sınırlı ve yanılabilir olduğunun kabul edilmediği zihinlerdir. “Bilmeme hakkı” kavramının olmadığı zihinler.
Zihni bir eklem sistemi gibi düşünün:
- Bilişsel esneklik → eklemlerin rahat dönmesi
- Metabilişsel farkındalık → o eklemin nasıl çalıştığını fark etmek
- Entelektüel alçakgönüllülük → o eklemin sınırlı olduğunu kabul etmek
Bu üçünden herhangi birinde sorun varsa, zihin aşinalığı gerçeklik sanmaya başlar.
Burada entelektüel alçakgönüllülük kavramına kısa bir açıklama eklemek istiyorum; çünkü bu kavram çoğu zaman yanlış anlaşılabiliyor.
Entelektüel alçakgönüllülük “kendini küçük görmek” değildir. “Alttan almak” hiç değildir. Çünkü alttan almak; çatışmadan kaçınma davranışıdır. Burada amaç doğruluk arayışı değil, durumu yumuşatmadır.
Entelektüel alçakgönüllülük ise, kişinin kendi düşünme süreçlerine dair farkındalığa sahip olmasıdır.
“Benim gördüğüm resim, bütün değil. Eksik kalabilirim. Veriyi yeniden kontrol edebilirim.”
Bu duruşun içinde kaygı, korku ya da boyun eğme yoktur. Aksine;
Bu duruş güçlüdür; Kökü özgüvendir, sonucu ise doğruluk arayışıdır.
Yani alttan almak alçakgönüllülük değildir; fakat alçakgönüllülük, gerektiğinde alttan almayı mümkün kılar.
Aşinalık Yanılgısı Modern Çağda Neden Daha da Artıyor?
Çünkü tekrarın, maruz kalmanın ve hızın hâkim olduğu bir çağda yaşıyoruz.
- Aynı haberi 10 kez görünce “gerçek” sanıyoruz.
- Aynı fikir 5 kişiden gelince “doğru” varsayıyoruz.
- Aynı yüzü birkaç kez görünce “tanıdık” hissediyoruz.
- Bir kavrama bir kez denk gelince bile “bunu zaten biliyorum ” deme eğilimine giriyoruz.
Bugün bunun modern karşılığı sosyal medya algoritmalarıdır: Ne kadar çok gösteriliyorsa, o kadar tanıdıklaşıyor; ne kadar tanıdıklaşıyorsak o kadar ‘doğruymuş’ gibi hissediyoruz.
Aşinalık yanılgısı, bilgi çağının en sinsi yanılgılarından biri hâline geldi çünkü;
Bilgi arttıkça zihnin enerji koruma eğilimi daha katı hale geliyor.
Aşinalık yanılgısını yenebilmek için neler yapabiliriz?
Aslında olaylara bakış açımızı değiştirerek ve onlara daha fazla farkındalıkla yaklaşarak, çoğu zaman bu yanılgıyı fark edebilir ve onun üstesinden gelebiliriz. Bu mekanizmalar otomatik olarak çalışsa da, onları fark ettiğimiz anda “manuel mod”a geçip ayar çekmek mümkün. Yine de bu beceriyi geliştirebilmek için biraz daha derine inmekte fayda var.
1- Bir görüşü okurken, özellikle katılmadığın bir karşı görüşü de aktif olarak okuma alışkanlığı geliştirmek.
Zihnin esneyebilmesi için kendi konfor alanının dışına çıkması gerekir. Bu yüzden düzenli olarak şu soruyu sormak çok değerlidir:
“Benim hipotezimin karşı tezini en güçlü şekilde kim savunuyor?”
2- Her olayda sadece tek bir ihtimali değil, bilinçli şekilde iki–üç farklı ihtimal üretmek.
Bu yaklaşım, beynin “tek doğruluk çizgisini” gevşetir ve bilişsel esnekliği artırır. Kendine şu soruyu sormayı alışkanlık hâline getirebilirsin:
“Bu böyle olabilir. Peki, başka nasıl olabilir?”
3- Belirsizliğe tahammül geliştirmek.
Belirsizlik çoğu zaman rahatsız eder; fakat esnek bir zihin, belirsizliğe tahammülü yüksek olan zihindir. Bilinmeyene karşı duyulan huzursuzlukla kalabilmek, aşinalık yanılgısının etkisini azaltır ve daha sağlıklı değerlendirmeler yapmamızı sağlar.
4- Kendine şunu sormak:
“Bu bilgi bende nereden var?”
Eğer kaynağını hatırlayamıyorsan, büyük olasılıkla o bilgi gerçekten “bilgi” değil, sadece aşinalıktır. Bu farkındalık, zihnin otomatik doğrulama eğilimini kırar.
5- Eminlik hissinin doğasını tanımak.
Gerçek bilgi güçlüyken eminlik hissi yumuşaktır;
esnektir, sorgulamaya açıktır.Yanılgı güçlüyken eminlik hissi serttir;
katılaşır, mutlaklık iddiasına dönüşür.
6- Bilginin kaynağının sınırlı olduğunu kabul etmek.
Deneyim → sınırlıdır.
Hafıza → kusurludur.
Duyular → yanılabilir.
Kültür → önyargılıdır.
Dil → eksik ifade eden bir araçtır.
Bu gerçekleri kabul etmek, zihni daha alçakgönüllü, esnek ve daha doğruya yakın bir konuma taşır.
Bunlar gibi daha pek çok madde eklemek mümkün, ancak benim aklıma gelenler şimdilik bunlar. Tüm yukarıda anlattıklarımızın ışığında, bildiğimizi sandığımız ya da doğru olduğuna inandığımız birçok şeyin, aslında “insanlar genelde böyle yaptığı için” veya “yıllardır bu şekilde yapıldığı için” böyle olduğunu fark ediyoruz.
Peki gerçekten ”doğru bilgi” var mı?
Bilimsel açıdan baktığımızda; ölçerek elde ettiğimiz, deneylerle doğruladığımız bilgiyi “doğru” kabul ediyoruz. Ancak bu doğruluk da mutlak değil; deneyin yapıldığı koşullar değiştiğinde, başka değişkenlerin etkisi ortaya çıktığında ya da daha yeni bilimsel veriler üretildiğinde bilgi yeniden şekillenebiliyor. Bugün doğru kabul edilen bir şey, yüzyıllar sonra yanlışlanabiliyor.
Burada da görüyoruz ki aslında sürekli “geçici doğrular” oluşturuyoruz. Tam da bu yüzden, “doğru” dediğimiz şeyin çoğu zaman sadece tanıdık olana duyduğumuz güven olduğunu fark etmek önemli.
Burada benim düşüncem ise şu şekilde;
Günümüzde “yıllardır yanlış yapıyormuşuz, doğrusu buymuş” gibi ifadelere temkinli yaklaşmak, aynı şekilde, “çevremde herkes böyle yapıyor, demek ki bu doğru” düşüncesinin gerçekten uygulanabilir veya doğru kabul edilebilir olup olmadığını da sorgulamak gerekir.
Bu test etme süreci, bazen insan ömrü için bile oldukça kısa kalabilir. Yine de, yaşamı sürdürebilmek için belirli doğrulara dayanmak zorundayız; aksi hâlde ne yapacağımızı bilemeden bir karmaşa içinde savrulabiliriz. İşte bu yüzden, en kabul edilebilir doğruların bazen ilk anda yanlış ya da ters gelse bile…
Geçmişte işe yarayan ve tekrar eden şey, hakikatin kendisi değildir;
ama hayatta kalmanın en güvenilir aracıdır.
Fakat düşünen ve sorgulayan bir insan olarak, düşüncemi en doğru anlatan kavramın Sokrates’in şu hikâyesinde saklı olduğunu düşünüyorum:
Sokrates, Delfi Kâhini’nin “Sokrates’ten daha bilge kimse yoktur” sözü üzerine araştırmaya giriştiğinde, Sokrates, kendisinin kimseye bir şey öğretmediğini,
bilgeliğinin tek kaynağının kendi bilgisizliğinin farkında olmak olduğunu söyler.
Yani Sokrates’in “bilgelik modeli”, kendi bilişsel sınırlarını açıkça görebilme yetisidir.
Yani diyebiliriz ki;
Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir.

Geri bildirim: Toprak, Tohum ve Rota: Kültür Neden Stratejiyi Kahvaltıda Yer? – Serbest Rota