
Her geçen gün önemini ve anlamını daha da artıran bir kavram: “mükemmellik.”
Peki, nedir mükemmellik? Gerçekten ulaşılabilir bir şey midir? Kusursuz olmak, mükemmellikle aynı anlama mı gelir?
Günümüzde mükemmellik ya da mükemmeliyetçilik sürekli övülen ve uğruna durmaksızın çabalanması gereken bir olgu olarak anlatılmaya devam ediyor. Peki, gerçekten mükemmel olunabilir mi?
Belki de “mükemmel” kelimesinin anlamını yanlış yorumlayarak işin en başında hata yapıyoruz…
“Mükemmel” kelimesi, Arapça kemüle fiilinden gelir; “tam oldu, eksiksiz hâle geldi” anlamındadır.
Edilgen biçimiyle mukammel ise “tamamlanmış, eksiksiz” demektir.
Yani, “Kâmil insan” ifadesinde kullandığımız kâmil de aynı kökten, yani kemüle fiilinden türemiştir.
Yani “mükemmel” kelimesi özünde “tam olmak”, “eksiksiz hâle gelmek” anlamlarını taşımaktadır.
Ancak günümüzde bu kavram, “kusursuz” ve “hatasız” olma anlamları ile sıklıkla karıştırılmaktadır.
“Kusur” Arapça kusûr sözcüğünden gelir; kökü olan kasara “kısa kalmak” , “eksik olmak” ve “hedefe ulaşamamak” anlamına gelir.
Türkçede “kusur” hem fiziksel hem ahlâkî bir eksikliği, yani belirli bir ölçüden sapmayı ifade eder.
Dolayısıyla “kusursuz” sözcüğü, bu yapının tam karşıtıdır: “hiçbir eksikliği olmayan, ölçüden sapmamış olan”.
Ancak dikkat: “kusursuz” olmak, aslında bir ölçüye uymak anlamına gelir.
Yani buradan şu sonucu çıkarabiliriz;
Mükemmel ≠ Kusursuz
Mükemmel ≠ Hatasız
“Mükemmel” Kavramının Tarihsel Gelişimi
Antik Yunan’da “mükemmellik” kavramı, günümüzdeki anlamıyla değil, “arete” (erdem, bir varlığın işlevini en iyi şekilde yerine getirme) yetisi olarak anlaşılırdı.
Bir bıçak iyi kesiyorsa “arete” sahibidir; çünkü doğasına uygundur.
Aristoteles’in entelecheia kavramı (içsel ereğini gerçekleştirme), bu fikri felsefi düzleme taşımıştır. Bu bağlamda “mükemmellik” doğanın tamamlanması, yani “potansiyelin fiil hâline gelmesi”dir —takıntı değil, doğal sonuçtur. Antik insan mükemmeli aramazdı; çünkü doğa yasasında zaten “tamlık” bulunurdu. Aristoteles’e göre her şey kendi ereğine ulaşmak ister: tohum ağaca, çocuk yetişkine, düşünce ise bilgiye dönüşür.
İşte bu “tamamlanma” hâli, entelecheia denen içsel erekliliktir.
Ancak dikkat: Aristoteles’in “mükemmellik” dediği şey, hiç hata yapmamak değil, potansiyelini gerçekleştirmektir.
Yani tohumdan çıkan ağaç yamuk bile olsa “mükemmeldir”, çünkü doğasına sadıktır.
Batı dillerindeki perfection sözcüğü de, Latince perficere — “tamamlamak”, ”bitirmek”, ”sona erdirmek”— fiilinden türemiştir. Bu yönüyle Arapçadaki “kemâl” köküyle kardeştir; her ikisi de “bir şeyin doğasını eksiksiz hâle getirmek” anlamını taşır.
Fakat tarih içinde anlam, tamlıktan hatasızlığa, doğal olgunluktan mekanik kusursuzluğa kaydı.
Orta Çağ’da bu kelime, Tanrı’ya atfedilen bir sıfat olarak yüceltilmişti.
Tanrı perfectustu: sonsuz, değişmez ve kusursuzdu.
Bu nedenle, insanın kusursuzluk arayışı, özünde Tanrı’ya benzeme isteğini, yani ruhsal bir yükseliş çabasını ifade ediyordu. Ancak bu arzu, zamanla kutsal anlamını yitirerek toplumsal bir zorunluluğa dönüştü.
İnsan artık Tanrı’ya değil, sisteme benzemeye çalışıyordu. Kutsal olanın yerini “düzen” almıştı.
Rönesans’ta mükemmellik kavramı yeniden doğdu: artık “perfectio” insanın elindeydi. Mimar, ressam, bilim insanı — her biri kendi eserinde Tanrı’nın yaratıcılığını taklit etmeye başladı. Ancak 18. yüzyılın sonunda Aydınlanma’nın getirdiği ilerleme inancı, mükemmelliği bitmeyen gelişme fikriyle özdeşleştirdi.
Yani artık insan “tamamlanmak” için değil, sürekli gelişmek zorunda olmak için var oluyordu.
Bu fark, mükemmeliyetçiliğin (perfectionism) psikolojik temellerini hazırlayan kırılma noktasıydı. Sanayi Devrimi ile birlikte mükemmellik kavramının, artık ölçülebilir hâle gelindiği yanılgısına düşüldü. Makineleşme, hatasızlığı üretim standardına çevirdi. İnsan, üretkenliğin ortasında kendi kusurundan utanmayı öğrendi.
Makineleşmeyle birlikte, hata artık insani bir pay değil, üretim hatası sayıldı. Bu dönüşüm, insanın doğasındaki kusurluluğu hata gibi algılatmaya başladı. İnsanı ölçülebilir bir verimliliğe indirdi. İnsan, hata yapmaktan korkarken, ruhunu kaybettiğini fark etmedi.
1950’lerde klinik psikologlar, “hata korkusu” ve “yüksek standart” saplantısını ayrı bir olgu olarak tanımladı. Karen Horney, Freud’un izinden giderek bu durumu “nevrotik mükemmellik arayışı” olarak nitelendirdi: bireyin, sevilme ve değer görme ihtiyacını kusursuzluk maskesiyle karşılamaya çalışması.
Yani insan, içsel değersizliğini telafi edebilmek için kusursuz olmaya çalışıyordu.
Kusursuzluk ideali, toplumsal vicdanın ve ebeveyn seslerinin birleştiği o görünmez yargıcın sesine dönüştü.
Batı, mükemmeliyetçiliğin peşinden koşarken; Doğu bambaşka bir şey söyledi:
Japon estetiği wabi-sabi , “kusurun içindeki güzellik” anlamına gelir. Bir çay kasesinin çatlağı, onun tarihidir;
Kintsugi sanatı ise o çatlağı altınla onarır— gizlemez, yüceltir.
Batı, kusursuzlukla insanı düzeltmeye çalışırken; Doğu, kusurla insanı anlamaya yöneldi.
Tasavvuf ve felsefe geleneğinde “kemal” (tamlık), aktif bir süreçtir; insan olmanın içsel gelişim yoludur.
Oysa perfectionism durağandır. Kişi, “olmuş” olmayı ister ama “olma” sürecine dayanamaz. Yani “kemal” hareketi sürdürür; “perfectionism” hareketi dondurur.
Bir bakıma, perfectionism, mükemmeliyetin özünden kopmuş bir karikatürüdür. Çünkü perfectionism, mükemmelliği yaşamak yerine onu taklit etmeye çalışır; bu da insanı kendi merkezinden uzaklaştırır.
Kökenindeki saf “tamlanma” arzusunu, toplumsal onay bağımlılığına dönüştürür.
Oysa kusur, insandaki Tanrısal tecellinin zıddı değil, tamamlayıcısıdır.
Karanlık olmasa ışık görünmezdi; eksiklik olmasa arayış olmazdı.
Gerçek kemal, bu zıtlıkların barışında yatar.
Tıpkı mühendislikteki denge noktası gibi; fazla sıkarsan sistem kırılır, fazla gevşetirsen dağılır.
Hayat da böyledir: “ sağlam durmak için biraz esnek olmak gerekir.”
Bu şekilde, kusursuzluk uğruna ömrünü tüketen insanlara her yerde rastlıyoruz. Üretmekten çok, kendi eksikliğini onarmaya çalışan insanlar…
Her sabah “bugün daha iyi olmalıyım” diye uyanan ama bir kez olsun “bugün yeterince iyiyim” diyemeyen insanlar…
Kimisi sanatçı, kimisi mühendis, kimisi sıradan bir memur.
Ama hepsinin içinde aynı ateş yanıyor: yetmemek korkusu.
Ve bu korku, onları canlı değil, uykuda tutuyor.
Biri bir işi bitiremiyor, çünkü zihninde hep küçük bir pürüz kalıyor. Diğeri ise kendini durmadan yeniden şekillendiriyor, çünkü hiçbir hâlini beğenemiyor.
Sonunda hepsi aynı yere varıyor;
Hayat geçiyor.
Ve o kusursuzluk fikri, geriye sadece eksik yaşanmış yıllar bırakıyor.
Mükemmel Değil, Tamam
Gerçek mükemmellik, hatasızlıkta değil, tamamlanmışlıkta saklı.
Çünkü insan, kusurlarıyla tamam olur.
Bir işin, bir çalışmanın, bir hayatın tamam olması için kusursuz olması gerekmez. Hatta çoğu zaman tam tersi doğrudur.
Belki de insan, mükemmelliğe değil, tamlığa yönelmelidir.
Çünkü tamlık, süreci tamamlar;
mükemmeliyetçilik ise hareketi sonsuz ertelemeye zorlar.
Tamamlanmak , bir şeyin doğasının gereğini yerine getirmesiyle ilgilidir.
Bir meyve dalında olgunlaştığında tamamlanır; yere düştüğünde ise sadece bitmiştir.

Tamamlanmışlık, eylemin bittiği yerde değil, anlamın yerine oturduğu anda ortaya çıkar.
Bu yüzden “tamamlanmış” olmak, “yaptım, oldu” demek değildir. “artık kendi bütünlüğümü görüyorum” diyebilmektir.
Belki de artık, hayatın kırıklarını altınla değil, farkındalıkla doldurma vaktidir.
Bir çatlağı onarmak, onu yok etmek değil; onunla yaşamayı öğrenmektir.
Çünkü hayat, düzeltilecek bir hata değil — yaşanacak bir süreçtir.
Ve belki de “kusursuz” bir hayat yoktur, ama “hakkıyla yaşanmış” bir hayat vardır.
İşte asıl mükemmellik, budur.
Mükemmellik, bütün kusurlarımıza rağmen yürümeye devam edebilme cesaretidir. Çünkü yaşamak hatasız olmak değil; hatalarıyla anlam kazanabilmektir.