
Yapay zeka ile bilgiye ulaşımın iyice hızlandığı bir dünyada, bilginin akıl süzgecinden geçirilmesi hususu gittikçe önem kazanmakta. Geçmiş dönemlerde “gazetede yazıyorsa yalan olamaz”, “televizyonda çıkmışsa doğrudur” gibi kabul ve varsayımların üzerine, son yıllarda “bu kadar insan paylaşıyorsa doğrudur”, “YouTube’da, Instagram’da vs. bu kadar izlenildiyse/beğenildiyse doğrudur” gibi kabullerin üzerine artık “yapay zeka söylüyorsa doğrudur” varsayımı da eklendi maalesef. Ve bu yapay zekanın verdiği bilginin doğru olduğuna karşı gelişen varsayım, diğer tüm durumlardan çok daha hızlı ve tehlikeli bir şekilde ilerlemeye başladı.
“Bilgi bolluğu” ile “doğru bilgi kıtlığı” arasındaki uçurumun yapay zeka ile turbo beslenmiş hâli, tarihte ilk kez, bu kadar çok insana çok kısa sürede “ikna edici ama yanlış” bilgiye erişebilme yetisi kazandırdı. İnsanlar, yapay zekadan gelen bilgiyi, teknik jargon ve akıcı anlatım yüzünden daha da sorgusuz kabul edebilir oldular.
Bu konudaki tehlike bu sefer, normal insanların yanlış bilgiyi yaymasının ötesinde, karar alıcıların da teknik konularda yanlış karar süreçlerine girmesine ön ayak olmasıyla daha da ciddi bir duruma yönelme eğilimi göstermekte.
Son dönemde, konunun uzmanlarına dahi (doktor, mühendis, avukat, hakim vb.) toplumun her tarafından yanlış bilgi bombardımanı yağıyor. Özellikle toplumumuzdaki liyakat eksikliği de göz önüne alındığında, konunun ehli olmayan kişiler tarafında da bu baskının daha da artacağı görülmekte. Konunun gerçek uzmanlarının, “bu bilgi yanlış” demesi eskiden de yetmiyordu, şimdi de yetmeyecek. Fakat artık “hatalı kısmı göstermek”, ”kaynağı doğrulamak“, “resmî metinle karşılaştırmak” gibi hususlarla farkı daha net bir şekilde ortaya koyması gerekiyor. Bu durum, işin uzmanlarının da konusunda “daha uzman” olması gerektiğini ortaya koyacak. Fakat bu durumun da toplumun mevcut gelişim ve değişim yönü dikkate alındığında çok kısıtlı kalacağı düşüncesindeyim.
Tüm bu sorunları ve tahminleri ortaya koyduktan sonra bireysel ve toplumsal olarak yapmamız gerekenler üzerine çözüm önerileri de vermemiz gerekir düşüncesindeyim. Bu önerilerin de uygulama adımları hem bireyden topluma, hem de toplumdan bireye akacak şekilde olmalı. Tüm tarih boyunca olan devrimsel nitelikteki gelişmeler, ya bireysel düşüncelerin büyümesi ile toplumun başındaki karar alıcıları etkiledi ya da toplumun başındaki karar alıcıların zorlamasıyla bireyleri etkilemeye çalıştı. İki türlü de, bu etkiye adapte olma sürecinde farklı ve aşırı uç düşüncelere sahip taraflar türedi. Fakat artık toplumsal ve kültürel gelişmelerin, dayatmalarla değil, hem toplumun içindeki bireylerin hem de toplumun başındaki karar alıcıların ortak değişimleri sonucu olması gerektiğinin farkına varmalıyız. Birey sorgulayıp geliştikçe toplum gelişir, toplum geliştikçe de insanlık gelişir.
Karar alıcıların baskıcı, zorlayıcı ve ezberci tavırları uzun vadede toplumu geliştirmek yerine aşırı uç noktaların gelişmesine ve bu da toplumun gelişememesine fakat sadece karar alıcıların refahının gelişmesine katkı sağlamaktadır.
Bunun için birey eğitilmeli, hem ailesi tarafından hem de toplum tarafından. Birey sorgulamalı, merak etmeli. Her türlü gelişimin en temel yapı taşı bu olmalı. Eğitimin bilgi vermekten ziyade sadece sorgulamayı ve merak etmeyi teşvik etmesi bile tüm topluma, ezberci bilgiden çok daha fazla katkı sağlayacaktır.
Ve burada öğrenmenin ve sorgulamanın sınırı olmadığını da kabul etmek gerekiyor.
Fakat burada amacın sadece “sorgulamak” olmadığını ısrarla, üstüne basarak ve altını çizerek belirtmek isterim.
Sorgulamak, ilerleme sürecindeki bir araç sadece.
“Bilge kişi parmağın işaret ettiği yere bakar, aptallar ise sadece parmağa.”
Hepimiz, parmağın da farkında olarak, onun gösterdiği yere bakmayı öğrenmeliyiz.
Ama unutmamalıyız ki artık bu parmak, çoğu zaman yapay zekanın eliyle uzatılıyor ve uzatılmaya da devam edecek gibi görünüyor…
Bu yüzden, parmağın gösterdiği yeri sorgulamadan kabul etmemek de artık her zamankinden daha önemli…